25 Ocak 2010 Pazartesi

ŞİBUMİ

" Şibumi mi efendim..?"

Azımsanan alçakgönüllü güzellik...

"Bildiğin gibi Şibumi, sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır."

"Şöyle düşün: O kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok. O kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok. Şibumi demek, bilgiden çok anlayış demek. İfade dolu bir sessizlik demek. Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçakgönüllülük demek. "

"Sanatta Şibumi, zarif bir basitliği ifade eder. Buna sabi denir. Felsefedeyse kendini wabi olarak gösterir. Büyük bir ruhsal rahatlıktır; ama pasiflik değildir. Bir insanın kişilğindeyse... nasıl söylemeli... Hakimiyet peşinde olmayan otorite mi? Onun gibi bir şey."

"İnsan Şibumi'yi nasıl elde eder efendim?"

"İnsan Şibumi'yi elde etmez. Ancak onu... keşfeder. Bunu yapabilen pek az sayıda üstün nitelikte insan vardır."

"Yani Şibumi düzeyine gelmek için çok şey mi öğrenmeli?"

"Daha çok bilgiden geçip basitliğe varmak gerekir."

O andan başlayarak Nikolai'nin hayatında en büyük amacı Şibumi düzeyinde bir insan olmaktı.


Yukarıdaki benim hikayem...
İçimde bilmeden bulduğum yol... beni en çok heyecanlandıran büyük düşüm...
böyle bir kavram olduğunu dahi bilmeden sezgilerle gördüğüm ufuk...
o engin deniz...
sanıldığının aksine, hayattan kopmak değil.
bilakis...
hayatı içinde taşımak demek...
hissetmek demek...

yapmak-sahip olmak değil,
olmak.
söz-göz değil,
öz.
bildiğin değil,
gerçeğin.

ucundan gördüğüm bu minik pencereydi
büyülendiğim...

bu benim yolculuğum, gerçeğim...

17 Ocak 2010 Pazar

Time Management

Her zaman yapacak şeylerim oldu, her zaman daha da fazla yapmak istediklerim...

Multitask'lık özelliğim kimi zaman coşsa da, en çok gönlüm istediğinde öyle olmayı severim, zorunluluktan değil... (misal sevdiklerim için birşeyler yaparken)

Çok şükür gören gözlerim birçok şeyden çoğunlukla zevk almayı bilir; bu da demek oluyor ki zevk alacak çok nesne, konacak çok çiçek var...

Bir de bakın ki benim gibi obur bir vızvızzz, çiçek seçmekten çoğu zaman yorgun düşüp kuru bir yaprağın üzerinde uyuyakalmış...

Sonra bir de ilgi alanı geniş. Türlü tellerden nağmeler, türlü halet-i ruhiye durumları için...
Duran bir tarafım var herşeyden önce... Durmayı seviyorum. Öyle, olduğu gibi, yalnız ve sessiz... Birlikteyken de bazen konuşmadan... birçok kimse için anlaşılmaz, benim için kıymetli zamanlar... Kötü bir tarafı var fakat bu özelliğin; ne zaman geleceği belli olmuyor, geldiğinde ise başka hiçbir şeyi yerine koyamıyor. Bu 1 mi..? (Sessizlik bile zaman istiyor)

2. zaten halihazırda tam gün mesai veriyorum. Hiçbirşey yapmadan eve geldiğimde saat 8 oluyor zaten.

3. Ev her daim temiz olsun istiyorum. (çünkü ancak o vakit dağıtmak zevkli olabiliyor;))

Zaten Özge ile ürettiğimiz yeni tezimize göre kadın çalışmamalı! Sanat ile uğraşmalı kardeşim, kendi ile, hep güzel şeylerle... böylece kadınlığın verdiği gerçek sevgi ve zerafetle kalmalı. Haksız mıyız? ;))

Gerçi ben meslekte de aktif olmaktan hoşlanıyorum. Ama en çok istediğim mesai vermek değil, büyük, paralı ve efor gerektiren işleri belli sürelerde yapmak, diğer deyişle spot çalışmak... tabii var ise böyle birşey;))

4. Güzellik-Bakım:

Kadınların çilesi. Olmadan olmuyor. Ciddi bir mesai, hafife alınmamalı.

5. Kültürel faaliyetler dizini:

Misal: Dans: Tekrar başlayacağım. Geçen cumartesi modern dans hocam Nurhan'ın yerine gittim; Nişantaşı'na taşınmışlar. Bu defa Latin düşünüyorum. Topuklu latin ayakkabılarımla eğlenceli olacak gibi. Fakat gelecek ay alacağım. Çünkü bu ay önceliğim, direksiyon dersi. Artık sokaklara çıkmak istiyorum. Ara sıra da kaçmak... Kulağa hoş geliyor da acaba pratikte nasıl olacak bilmiyorum.

Onun dışında evvelinde yaptığımız Yoga'ya gitme planını geçen hafta Özge dile getirdi. Osho'dan Yoga'yı o da almış ve tabbidir ki etkilenmiş. Kızıltoprak'ta hocalarının usta olduğu düşünülen bir yer bulmuş. Hoş gülpüş hoş, ama bu defa sırayla...

Misal: Kitap. Kitap okumak benim için su içmek gibi. Her zaman. Fakat bünye orada da arıza çıkartıyor. Ben hiçbir zaman 1 tane kitap okumam. Hep 2, ya da 3 taneyi aynı zamanda okuyorum, halet--i ruhiyeye göre... Bir de İngilizce ölmesin istiyorum tabii.

Sinema-Tiyatro-Konser: İhmal ediyor muyum, evet.

DVD: Daha fazla istiyorum.

Liste uzuyor.....................................................................................

Çok dışardan bakıldığında sıradan bir modern kentli entel kadın bunalımı... sıkıcı ve manasız.
ASlında özü çok basit. Sindirmek istiyorum. Zevk almaya zaman kalsın... Sanılmasın ki hepsine yetiştiğimde mutlu olacağım, tam tersine bu ağzımda mekanik bir tat bırakır. Zevkler de yudum yudum güzel değil mi, tablet halinde alınarak değil...

Ne dedim ben şimdi...?

Anlatabildim mi...?

Fantom Orkideme M...çtı...!

Orkidemle işte böyle hergün hoşbeş edip oynaşırken ben, dünyanın en güzel çiçeği diye şımartırken onu, şımardıkça patlayan tomurcuklarını sevinçle karşılarken ben... bu narin, uzun, nazlı çiçeğin nazına oynarken ben... sen gel bizim hayta devir iki kere o ca'nım varlığı... İkisinde de eve gelince karşılaştım o müthiş manzarayla... Orkidem devrilmiş yerde, toprakları saçılmış... Bir de biliyor suçunu üstelik kerata, hemen saklanıyor, kendince en güvenli bulduğu banyo dolabının altına... salak..!

Kızsan kızamıyorsun. Kızsan, sonra pişman oluyorsun... Hangi birine üzüleceksin, kaş yapayım derken göz mü çıkaracaksın..?! Canlı her yerde canlı... fakat hayvan işte... insan olsa kaşınla gözünle de olsa anlatırsın, anlar. Hayvan dediğin anlamıyor, ama kızamazsın ki ne yapsın. Anlasa da sonra unutuveriyor, vakti gelince hatırlıyor. Yarabbbb!!!!

Deniyorum kendimi, yemin ederim benim okul bitmez...!

Sonuç:

Fantom orkideme m....çtı!

13 Ocak 2010 Çarşamba

GENÇ MİYDİK...?

Fotoğrafta perspektif konulu bu fotoğraf bize çok şey anlatıyor. Ayşe acaba şu kadarcık içtim canım n'olcak mı demek istiyor, yoksa içtim ama bi shut da fena olmaz mı..? Peki ya Gediz'deki derya deniz hoş görü..? Gel gel ne kadar içersen iç gene gel...

Nihatçım sen neler anlatıyorsun acaba..? Ya ben... köşeye sıkışmış şuursuzca gülüyorum...?

Aaaaa, şuurum yerine gelmiş :)

Bu kısmi uyuz fotoğrafı neden koyuyorum acaba..?
Velhasıl.......
Gençtik o gece....
Uzun zamandır yeni yetme olgunluğumuzun tadında, bir yandan hovardalığın özlemindeydik.
Life Roof'da o gece Türk 45'likleri vardı...
Don Fed bütün şarkıları ezbere okuyor, ben ise nakaratlarda coşuyordum...
ONur'un şerefine Erol Evgin çalıyor,
Ayşe ile 9-8'lik döktürüyorduk...
Evet, güzel bir fikirdi...
Aralanmak, arada sırada kendine format atmak,
alışkanlıklara bir çelme takıp ezberlere yandan kaykıl dedirtiyor...
eğlenmek bile beslenmek gibi alışkanlık olmadan..
"değişik bir şeyler yapın"...! diyor içimdeki o büyümeyen huysuz :))

3 Ocak 2010 Pazar

13 ARALIK 2009

Arkadaşlar, pek muhterem zat-ı şahane şahsımın doğumgününde Galatasaray'da bir meyhanedeydik. İsmini o gün dahi dostlara birkaç defa sorduysam da anlamamıştım; hatta yolda yürüken Nihat sorduğunda bilmiyorum fakat gördüğümde anlayacağım, demiştim. Tabiidir ki şu an da o garip ismi hatırlayamıyorum.

Çok güzel bir meyhaneydi; yemek&mezeleri de şahane... En güzeli ise fotoğrafta da görülen o sıcak sarı ışık, körülü taş bina.. o kuytu uzun köşe bizimdi; sanki bir tek biz vardık.. eşle, dostla (yakın olanlarından) zevkle gidilebilecek, haraika bir sohbet mekanı... adını bilmediğim o yeri tavsiye ediyorum ;) Adres: Pano'nun karşısında, İngiliz Konsolosluğu'nun yanında bir sokak uzanır; o sokağı takip edin, Konsoloslğun karşısına düşecek şekilde solda, bulacaksınız :)

Oya & Nihat

Mensure ile Şehpare (var mı lügatta öyle isimler :o)



Gizli dayanışma-teşvik ..?! ;)

N'oldu abi? :)

Onur&Gediz. Bayıldım bu fotoğrafınıza...


Tabi tabi kesinlikle öyle... (tasdik mimikleri)

İpenk ve Ceylan... Uzun bir aradan sonra... üç nokta...

Ayşe ve Enver de vardı aramızda, bu fotoğrafta görüldüğü üzere...
Rakı, mezeler, sohbet, fasıl ekibi, frambuazlı pastam, birbizinden güzel hediyelerim ve çalgılı çengili eğlencemiz...
Teşekkür ediyorum dostlar... gördünüz mü bakın bu sene de 28'im... (bazı arkadaşlar 30'um diyor kendilerine, yuh diyorum onlara aynı yaştayız bre!)
Doğumgünümün ilk süpriz hediyesi ise Nihat'tan... O gün öğle vakti aynı bunlar gibi 2 şeker yunusla birlikte idi randevum, 15 dakika beraber yüzdük :)) Sadece onlar ve ben... Her bir elimle her birinbin sırtlarından tutuyorum ve onlar beni yüzdürüyor, hakikaten çok hızlılar; turu tamamladıklarında ise eğer onları bırakmazsan birlikte dalıp çıkıyorsun... tabii ki bırakmıyordum... kaygan tenlerini hala hissedebiliyorum:))
Mekan, Eyüp'teki Yunus Gösteri Merkezi. Yunusların hepsi eğitimli. Eğitmenler seninle birlikte yüzmiyorlar, fakat hep gözlüyorlar; tabii ödül balıklar da onların elinden;) yüzmeden önce balık adam kıyafeti giydiriyorlar; çünkü suyun sıcaklığı 18 derece...
Kısacası harika bir deneyimdi... harika fotoğraflarım da vardı; fakat onlar da çalınan bilgisayarımın içinde gittiler:(
Sağlık olsun bir kere daha....
Eeeeeee....?
İYİ Kİ DOĞMUŞUM..!
Bir dilek:
hep sevdiklerimle... :)

2 Ocak 2010 Cumartesi

Yeni yılın bu ilk günlerinde bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor İstanbul'a... dün geceden beri hiç dinmiyor...
Sokaklarla beraber içim de yıkanıyor yağmur sularıyla...
Şakır şakır akıyor, damla damla süzülüyor;
Demleniyorum...

PS: Gerçeklik'e bir şerh:
Gerçek kalp kırıyorsa anlamını yitirir.