26 Şubat 2010 Cuma

İYİ OLMAK kolaydır; zor olan ADİL OLMAKTIR.

Adalet nerede hesap sorarsa, merhamet otrada haklarını kaybeder.
Refik Halid Karay

Düğümlerimden bir tanesi de budur işte. Merhamet hep ağır basmıştır bende; üstelik maraz doğacağını bile bile. Hakedeni hakkını vermek kadar doğru ve gerekli birşey yok iken, bir tür acıma ile karışık (empatinin üst boyutu) ezik bir duygu, karar verme mekanizmamı sarsar ekseriyetle.. ki bu duyguyu bir tür zayıflık olarak nitelendiriyorum.

Ananemin ölümüne yakın zamanlarda verdiği nasihatlerden bir tanesi ise: "Hakikatli ol yavrum" idi. Ben de olabildiğince gerçeğe yakın durmaya çalışıyorum; fakat ne kadar başarılı olabiliyorum, doğrusu bazen ben de bilemiyorum.

Her zamanki gibi uçuverdi düşünceler. Sebebini ve müsebbibini aramayın; çünkü yoklar. Az önce iflas ile ilgili yaptığım bir araştırmada bir hukuk sitesinde gördüm vecizi; demeden geçemedim.

Saygılar efendim.

16 Şubat 2010 Salı

GÜLPÜŞÜMÜN DOĞUMGÜNÜ

Cancağızımın doğumgününü kutladık 2 hafta evvel. Cezayir Sokağı'ndak Cambaz idi mekan. Fasıl heyeti kalbe cila idi. Fakat Özge için istediğimiz şarkı repertuvar dışı olduğundan masaya iade oldu. Ben sana burada armağan ediyorum o şarkıyı Özgesi....

Şavkıması sana doğru yolların, sana doğru denizlerin çağrısı
Çırıl çırıl ötelerde bir güzel
Günaydınım, narçiçeğim, sevdiğim...
Çıkmaz sokaklarda bu minyatür kim?

Bu gögüs kim, ya bu gözler, bu saçlar...
Uzak bir özlemde ayak sesleri
Günaydınım, narçiçeğim, sevdiğim...
Bu yıldızlar doğan günü çağrışır, bu gündüzler gözlerini çağrışır

Ya kimlere verdin avuçlarını
Günaydınım, narçiçeğim, sevdiğim...
Vurdum tellerine seni sazımın,

Sende anahtarı alın yazımın
Yağmur yağmur serpil yalnızlığıma
Günaydınım, narçiçeğim, sevdiğim...

Şarkının efsanesi ise şöyle imiş:

Cihangir Hanlığı'nın genç prensi Salim Şah ile Anarkali isimli genç ve güzel rakkase arasındaki aşk, münasebetsiz bulunduğundan baba Han Akbar tarafından yasaklanmış imiş. Baba, ne yapıp ne edip sevdalıları ayırmış ve güzel Anarkali'yi şehrin ortasındaki dört duvarlı bir odaya kapatmış. Prens çaresiz, halk ağlamaklı imiş. Anarkali'nin yaşayacağından artık ümit kesilmiş. Fakat mevsim dönmüş, bahar gelmiş. Duvarın taş örgüleri arasından ince, zarif bir filiz yeşermiş. Aşk bu defa çiçek açacakmış.

Rivayet şu ki; O güzelim ateş rengi nar çiçeklerinin çıkış yeri Güzeller Güzeli Anarkali nin aşk dolu kalbidir. Taşları delip sevdiğine kendini göstermiştir.

:((

PS: Bu fotoğrafı çok sevdim minik kuşum; umarım tüm dileklerin, yüzündeki bu çocuksu gülücük kadar gerçek olur :)

Ne oluyo looooo, kaçırmışız...!

Bu üçlemeyi de yine çok sevdim.

Ne çok oynadım o gece... Gelin gibi ortalarda... :p

DonFed&Onur ikilisi çok uyumlu. Fakat birisi yere bakan yürek yakan, ötekisi çapkın delikanlı:)

Bombasın sen... Kıvırcık bombası!!!

"Seni benim gibiiiii seven bulamazsıııınn..."

Fotoğrafın tarihi ilginç. Geleceğe yolculuk...

Nihat bu fotoğrafı beğenmeyecek, yoksa söylemiş miydi..? ;) fakat bence çok eğlenceli...

PS: Cezayir Sokağı'na ayak basmayalı 4 koca yıl oluyor. Bu sebeple mi bilmem tekrar büyüleniyorum. O ışıklar, merdiven kenarlarına serpiştirilmiş sıcacık masalar çok romantik geliyor gözüme...

10 Şubat 2010 Çarşamba

UYKU!!!

Fena uykum var. Bugünü de yaktım uykusuzluktan. Kardeşim derdin ne uyusana vakitlice. Yok, illa göreceğiz en aşağı 1.30'u. Olacağı bu. Sabah servisi kaçırırsın, gün için mahmurluk, akşama doğru yerini asabiyete bırakır. Üstelik bekleyen bir temyiz dilekçesi var; fakat 0 konsantre, ilhami gelmedikçe yazaman vallahi ;)
Haftasonundan başlıyor bu uykusuzluk. Zira cumartesi uykusu sadece 3 saatten ibaret idi. Sonrası içkili ve uykusuz direksiyon sallama... sormayın ;) kötü başladık... Şakanın ciddiyeti bir yana ;) dün 15 km araba kullandım. Kemerburgaz'dan TEM'e kadar; ismini bilmediğim bir ana yol imiş. Nihat'a göre ben sınavımı vermişim, ana yol deyince soru bile sormamışım...
Nerden nereye..?
Akşamın bu saati oturup temyiz dilekçesi yazacağım yerde bu anımı anlatırım işte ben de uykusuzluktan. Merak ediyorum, hakikaten... alışkanlık mı, ihtiyaç mı var gerçekten? 24 saat neyine yetmiyor lafını kim uydurmuş? Zamanı yemiş bilge kişi mi, boş gezenin boş kalfası mı?
Pardon. Asabiyet yaptığını söylemiştim.
Ben gider. Evi göz zevk ayarıma göre düzeltip kendini sıcak duşun kollarına atar.
Sonra da yatağa...
İyi geceler herkese..!

8 Şubat 2010 Pazartesi

ŞEKSPİR MÜZİKALİ

"Bütün dünya bir sahnedir ve kadın-erkek ancak birer oyuncu. Sırası gelen girer, sırası gelen çıkar, nice roller oynar ömür boyu..."

"Yedi perdelik bir oyundur, yedisinden yetmişine bir erkeğin oyunu..."

Bebeklik-NEŞE, Okullu-MIZIRTI, İlk Gençlik-SAF AŞK!, Asker-ÖFKE!, Göbekli entel yargıç-ŞARAP-KADIN-FİYASKO, Yaprak Dökümü-HATIRALAR, Bebeklik-SON DÖNEMEÇ.

Ve Bitti....!

Bu kadardı işte oyun.

Yanında götüreceğin bir avuç toprak
Bitmez gibi görünmüştü oysa uzun yolun...
Şİmdi eşitlendiğin yerdesin
Ve sen de herkes gibisin...

Tabiat!
Geleni neşeyle karşılar,
Gideni nazikçe selamlar.
İyi bir ev sahibidir oyunculara
Misafirliğini unutan dünyalılara...

Sonunda...
Bir nefeslik dünya var korkusuz kalanlara...
Ceketini alıp çıkabilecek gözü tok insanlara.

Oyna!

OLmak ya da olmamak...!

7
Biliyorum var bir hikmeti...!
(Uğurlu sayım:))

PS: Bilet yok, "bir ihtimal oyundan önce"; sözlerindeki ışıkla gidip paşa paşa yerimi buldum. Hatta oyundan önce oturup barına bile kuruldum. Oyun Atölyesi hep sıcak, hep güzel... ve tesadüf mü bilmem, hep o zamanki halet-i ruhiyemin üstüne giden, ihtiyaç duyduğum özlü sözleri tek tek çıkartan oyunlar izledim. Hep son dakika buldum bileti. Her çıktığımda bir özgürlük duygusu yaladı yüzümü. Hep ilhamla doldum...........................................

İçimdeki kıpırtıdan VAR-OLDUĞUMU duydum.

5 Şubat 2010 Cuma

KAYIYORUM GÜNE :))

İşim gücüm, süsüm püsüm, keyfim yerinde...
Kalbimi yokluyorum, yerinde...
Kahvem elimde.
Rüzgarım benimle,
Kelebeklerim ciğerlerime doğru uçuşmakta...

Sadece hatırlıyorum...
Bugün naturamı hatırlıyorum.
Evimdeyim... gözyüzüme uzanıyorum.

Sevgi, aşk, iş-güş, bağlılıklar, alışkanlıklar,
özgürlükler zinciri...
Telaş, heves, çikolata...
Tütün sevgisi...

İçinde çaktırmadan bir başarı öyküsü tasarlayan business kişilik,
Aşk olmadan yaşayamayan asi yürek,
Yaşayamayacağını anlayan (ve nihayet kanıksayan) öğrenci,
Olasılıklar denizindeki kararsız yelkenli (genelde bir vahiy rüzgarının yelkenini şişirmesini bekleyen manyak)
Kendini bilme ilmine yüz sürmüş, hayata aşık münzevi,
İflah olmaz mükemmelliyetçi,
Ve sevgi, çok sevgi...

Melankolik Leyla,
Süslü Necla,
Hallederiz Nebahat Abla!

Aahhh Mualla......!

Hepsi Ben, Hepsi Ben-im...
Hepsi hayattan, hepsi iç içe...
Ben bu çakırkeyif hayata teşneyim...

Sevgiyle:))

25 Ocak 2010 Pazartesi

ŞİBUMİ

" Şibumi mi efendim..?"

Azımsanan alçakgönüllü güzellik...

"Bildiğin gibi Şibumi, sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır."

"Şöyle düşün: O kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok. O kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok. Şibumi demek, bilgiden çok anlayış demek. İfade dolu bir sessizlik demek. Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçakgönüllülük demek. "

"Sanatta Şibumi, zarif bir basitliği ifade eder. Buna sabi denir. Felsefedeyse kendini wabi olarak gösterir. Büyük bir ruhsal rahatlıktır; ama pasiflik değildir. Bir insanın kişilğindeyse... nasıl söylemeli... Hakimiyet peşinde olmayan otorite mi? Onun gibi bir şey."

"İnsan Şibumi'yi nasıl elde eder efendim?"

"İnsan Şibumi'yi elde etmez. Ancak onu... keşfeder. Bunu yapabilen pek az sayıda üstün nitelikte insan vardır."

"Yani Şibumi düzeyine gelmek için çok şey mi öğrenmeli?"

"Daha çok bilgiden geçip basitliğe varmak gerekir."

O andan başlayarak Nikolai'nin hayatında en büyük amacı Şibumi düzeyinde bir insan olmaktı.


Yukarıdaki benim hikayem...
İçimde bilmeden bulduğum yol... beni en çok heyecanlandıran büyük düşüm...
böyle bir kavram olduğunu dahi bilmeden sezgilerle gördüğüm ufuk...
o engin deniz...
sanıldığının aksine, hayattan kopmak değil.
bilakis...
hayatı içinde taşımak demek...
hissetmek demek...

yapmak-sahip olmak değil,
olmak.
söz-göz değil,
öz.
bildiğin değil,
gerçeğin.

ucundan gördüğüm bu minik pencereydi
büyülendiğim...

bu benim yolculuğum, gerçeğim...

17 Ocak 2010 Pazar

Time Management

Her zaman yapacak şeylerim oldu, her zaman daha da fazla yapmak istediklerim...

Multitask'lık özelliğim kimi zaman coşsa da, en çok gönlüm istediğinde öyle olmayı severim, zorunluluktan değil... (misal sevdiklerim için birşeyler yaparken)

Çok şükür gören gözlerim birçok şeyden çoğunlukla zevk almayı bilir; bu da demek oluyor ki zevk alacak çok nesne, konacak çok çiçek var...

Bir de bakın ki benim gibi obur bir vızvızzz, çiçek seçmekten çoğu zaman yorgun düşüp kuru bir yaprağın üzerinde uyuyakalmış...

Sonra bir de ilgi alanı geniş. Türlü tellerden nağmeler, türlü halet-i ruhiye durumları için...
Duran bir tarafım var herşeyden önce... Durmayı seviyorum. Öyle, olduğu gibi, yalnız ve sessiz... Birlikteyken de bazen konuşmadan... birçok kimse için anlaşılmaz, benim için kıymetli zamanlar... Kötü bir tarafı var fakat bu özelliğin; ne zaman geleceği belli olmuyor, geldiğinde ise başka hiçbir şeyi yerine koyamıyor. Bu 1 mi..? (Sessizlik bile zaman istiyor)

2. zaten halihazırda tam gün mesai veriyorum. Hiçbirşey yapmadan eve geldiğimde saat 8 oluyor zaten.

3. Ev her daim temiz olsun istiyorum. (çünkü ancak o vakit dağıtmak zevkli olabiliyor;))

Zaten Özge ile ürettiğimiz yeni tezimize göre kadın çalışmamalı! Sanat ile uğraşmalı kardeşim, kendi ile, hep güzel şeylerle... böylece kadınlığın verdiği gerçek sevgi ve zerafetle kalmalı. Haksız mıyız? ;))

Gerçi ben meslekte de aktif olmaktan hoşlanıyorum. Ama en çok istediğim mesai vermek değil, büyük, paralı ve efor gerektiren işleri belli sürelerde yapmak, diğer deyişle spot çalışmak... tabii var ise böyle birşey;))

4. Güzellik-Bakım:

Kadınların çilesi. Olmadan olmuyor. Ciddi bir mesai, hafife alınmamalı.

5. Kültürel faaliyetler dizini:

Misal: Dans: Tekrar başlayacağım. Geçen cumartesi modern dans hocam Nurhan'ın yerine gittim; Nişantaşı'na taşınmışlar. Bu defa Latin düşünüyorum. Topuklu latin ayakkabılarımla eğlenceli olacak gibi. Fakat gelecek ay alacağım. Çünkü bu ay önceliğim, direksiyon dersi. Artık sokaklara çıkmak istiyorum. Ara sıra da kaçmak... Kulağa hoş geliyor da acaba pratikte nasıl olacak bilmiyorum.

Onun dışında evvelinde yaptığımız Yoga'ya gitme planını geçen hafta Özge dile getirdi. Osho'dan Yoga'yı o da almış ve tabbidir ki etkilenmiş. Kızıltoprak'ta hocalarının usta olduğu düşünülen bir yer bulmuş. Hoş gülpüş hoş, ama bu defa sırayla...

Misal: Kitap. Kitap okumak benim için su içmek gibi. Her zaman. Fakat bünye orada da arıza çıkartıyor. Ben hiçbir zaman 1 tane kitap okumam. Hep 2, ya da 3 taneyi aynı zamanda okuyorum, halet--i ruhiyeye göre... Bir de İngilizce ölmesin istiyorum tabii.

Sinema-Tiyatro-Konser: İhmal ediyor muyum, evet.

DVD: Daha fazla istiyorum.

Liste uzuyor.....................................................................................

Çok dışardan bakıldığında sıradan bir modern kentli entel kadın bunalımı... sıkıcı ve manasız.
ASlında özü çok basit. Sindirmek istiyorum. Zevk almaya zaman kalsın... Sanılmasın ki hepsine yetiştiğimde mutlu olacağım, tam tersine bu ağzımda mekanik bir tat bırakır. Zevkler de yudum yudum güzel değil mi, tablet halinde alınarak değil...

Ne dedim ben şimdi...?

Anlatabildim mi...?

Fantom Orkideme M...çtı...!

Orkidemle işte böyle hergün hoşbeş edip oynaşırken ben, dünyanın en güzel çiçeği diye şımartırken onu, şımardıkça patlayan tomurcuklarını sevinçle karşılarken ben... bu narin, uzun, nazlı çiçeğin nazına oynarken ben... sen gel bizim hayta devir iki kere o ca'nım varlığı... İkisinde de eve gelince karşılaştım o müthiş manzarayla... Orkidem devrilmiş yerde, toprakları saçılmış... Bir de biliyor suçunu üstelik kerata, hemen saklanıyor, kendince en güvenli bulduğu banyo dolabının altına... salak..!

Kızsan kızamıyorsun. Kızsan, sonra pişman oluyorsun... Hangi birine üzüleceksin, kaş yapayım derken göz mü çıkaracaksın..?! Canlı her yerde canlı... fakat hayvan işte... insan olsa kaşınla gözünle de olsa anlatırsın, anlar. Hayvan dediğin anlamıyor, ama kızamazsın ki ne yapsın. Anlasa da sonra unutuveriyor, vakti gelince hatırlıyor. Yarabbbb!!!!

Deniyorum kendimi, yemin ederim benim okul bitmez...!

Sonuç:

Fantom orkideme m....çtı!

13 Ocak 2010 Çarşamba

GENÇ MİYDİK...?

Fotoğrafta perspektif konulu bu fotoğraf bize çok şey anlatıyor. Ayşe acaba şu kadarcık içtim canım n'olcak mı demek istiyor, yoksa içtim ama bi shut da fena olmaz mı..? Peki ya Gediz'deki derya deniz hoş görü..? Gel gel ne kadar içersen iç gene gel...

Nihatçım sen neler anlatıyorsun acaba..? Ya ben... köşeye sıkışmış şuursuzca gülüyorum...?

Aaaaa, şuurum yerine gelmiş :)

Bu kısmi uyuz fotoğrafı neden koyuyorum acaba..?
Velhasıl.......
Gençtik o gece....
Uzun zamandır yeni yetme olgunluğumuzun tadında, bir yandan hovardalığın özlemindeydik.
Life Roof'da o gece Türk 45'likleri vardı...
Don Fed bütün şarkıları ezbere okuyor, ben ise nakaratlarda coşuyordum...
ONur'un şerefine Erol Evgin çalıyor,
Ayşe ile 9-8'lik döktürüyorduk...
Evet, güzel bir fikirdi...
Aralanmak, arada sırada kendine format atmak,
alışkanlıklara bir çelme takıp ezberlere yandan kaykıl dedirtiyor...
eğlenmek bile beslenmek gibi alışkanlık olmadan..
"değişik bir şeyler yapın"...! diyor içimdeki o büyümeyen huysuz :))

3 Ocak 2010 Pazar

13 ARALIK 2009

Arkadaşlar, pek muhterem zat-ı şahane şahsımın doğumgününde Galatasaray'da bir meyhanedeydik. İsmini o gün dahi dostlara birkaç defa sorduysam da anlamamıştım; hatta yolda yürüken Nihat sorduğunda bilmiyorum fakat gördüğümde anlayacağım, demiştim. Tabiidir ki şu an da o garip ismi hatırlayamıyorum.

Çok güzel bir meyhaneydi; yemek&mezeleri de şahane... En güzeli ise fotoğrafta da görülen o sıcak sarı ışık, körülü taş bina.. o kuytu uzun köşe bizimdi; sanki bir tek biz vardık.. eşle, dostla (yakın olanlarından) zevkle gidilebilecek, haraika bir sohbet mekanı... adını bilmediğim o yeri tavsiye ediyorum ;) Adres: Pano'nun karşısında, İngiliz Konsolosluğu'nun yanında bir sokak uzanır; o sokağı takip edin, Konsoloslğun karşısına düşecek şekilde solda, bulacaksınız :)

Oya & Nihat

Mensure ile Şehpare (var mı lügatta öyle isimler :o)



Gizli dayanışma-teşvik ..?! ;)

N'oldu abi? :)

Onur&Gediz. Bayıldım bu fotoğrafınıza...


Tabi tabi kesinlikle öyle... (tasdik mimikleri)

İpenk ve Ceylan... Uzun bir aradan sonra... üç nokta...

Ayşe ve Enver de vardı aramızda, bu fotoğrafta görüldüğü üzere...
Rakı, mezeler, sohbet, fasıl ekibi, frambuazlı pastam, birbizinden güzel hediyelerim ve çalgılı çengili eğlencemiz...
Teşekkür ediyorum dostlar... gördünüz mü bakın bu sene de 28'im... (bazı arkadaşlar 30'um diyor kendilerine, yuh diyorum onlara aynı yaştayız bre!)
Doğumgünümün ilk süpriz hediyesi ise Nihat'tan... O gün öğle vakti aynı bunlar gibi 2 şeker yunusla birlikte idi randevum, 15 dakika beraber yüzdük :)) Sadece onlar ve ben... Her bir elimle her birinbin sırtlarından tutuyorum ve onlar beni yüzdürüyor, hakikaten çok hızlılar; turu tamamladıklarında ise eğer onları bırakmazsan birlikte dalıp çıkıyorsun... tabii ki bırakmıyordum... kaygan tenlerini hala hissedebiliyorum:))
Mekan, Eyüp'teki Yunus Gösteri Merkezi. Yunusların hepsi eğitimli. Eğitmenler seninle birlikte yüzmiyorlar, fakat hep gözlüyorlar; tabii ödül balıklar da onların elinden;) yüzmeden önce balık adam kıyafeti giydiriyorlar; çünkü suyun sıcaklığı 18 derece...
Kısacası harika bir deneyimdi... harika fotoğraflarım da vardı; fakat onlar da çalınan bilgisayarımın içinde gittiler:(
Sağlık olsun bir kere daha....
Eeeeeee....?
İYİ Kİ DOĞMUŞUM..!
Bir dilek:
hep sevdiklerimle... :)

2 Ocak 2010 Cumartesi

Yeni yılın bu ilk günlerinde bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor İstanbul'a... dün geceden beri hiç dinmiyor...
Sokaklarla beraber içim de yıkanıyor yağmur sularıyla...
Şakır şakır akıyor, damla damla süzülüyor;
Demleniyorum...

PS: Gerçeklik'e bir şerh:
Gerçek kalp kırıyorsa anlamını yitirir.

29 Aralık 2009 Salı

GÜVENSİZLİK KUTSALDIR..!

"Güvenlik diye bir şey yoktur; ne harici ne içsel. Güvenlik var olmaz; bu yüzden var oluş bu kadar güzeldir. Sabah güvende olmayı düşünmeye başlayan bir gül düşünün, ne olur? Eğer gül gerçekte güvende olursa plastik bir çiçeğe dönüşür; yoksa güvensizlik var olur. Güçlü bir rüzgar gelip tüm yapraklarını savurabilir. Koşarak bir çocuk gelir ve çiçeği koparır. Bir keçi gelir ve gülü yer. Ya da herhangi bir şey olabilir; çocuk gelmese de, çiçek ya da rüzgar gülü yerinden etmese de akşam olduğunda gül gidecektir.
Ama gülün güzelliği de buradadır; bu yüzden bu kadar güzeldir. Ölümle sarmalandığı çin ölüme, rüzgarlara meydan okur. Böyle küçük, minik bir çiçek ve böyle büyük bir mücadele...! Tüm zorlukların ve tehlikelerin üzerine çıkar; bir kaç saatliğine bile olsa, fark etmez. Zaman cisimsizdir ama kendi günü vardır. Yaşamıştır; rüzgarla konuşmuş, güneşle ve ayla sohbet etmiş, bulutlara bakmıştır. Ve mutluluk yaşamıştır, büyük mutluluk..! Sonunda ölür, tutunup kalmaz. Tutunup kalan bir çiçek çirkindir; sadece insanlar bu kadar çirkinleşebilir. Zamanı geldiğinde çiçek ölür ve toprağa, geldiği yere geri döner. Harici bir güvenlik yoktur, içsel güvenlik de. Güvensizlik hayatın özüdür.
Derin sevginin tek bir anı ebediyettir; güvenlik kimin umurunda..?
Güvenlik arayışında olmak, dünyevi olmaktır. Bir gül gibi güvensizlik içinde yaşamak başka bir dünyadan olmaktır.
Güvenlik dünyaya aittir; güvensizlik ise kutsal!"
OSHO

24 Aralık 2009 Perşembe

EV GEZMELERİ

Evde yalnız kalmaya başlamamla birlikte ev gezmelerine start vermiş bulunmaktayım; hatta ilk eve kabuller tamamlandı diyebilirim. Ne yalan söyleyeyim ben ev gezmelerini seviyorum; her ne kadar "sokak çocuğu" olsam da.. ayrıca evde yalnız kalmaktan, hatta sebepsiz durmaktan da hoşlanıyorum; her ne kadar aşırı sosyal bulunsam da.. evimi derliyorum, topluyorum; dağınık olsam da.. yemek yapmayı seviyorum; vakit bulamasam da.. hatta bazı bazı desparete hausewife moduna giriyorum; ne kadar career-minded bir insan olsam da..

Phantooooommm!!!


Küçük anekdot: Bugün kendime hazırladığım sofraya 3 defa sulandı Phantom. 1. ve 2.sinde söylenerek indirdim aşağı; 3.sünde elimi sallaya sallaya azarladım. fakat salak nonoş oyun zannediyo her b..ku... Bu sebeple 4.sünde artık hırpaladım, aldım bi de aşağı attım :( sonra çok üzüldüm; oturdum ağladım...

Kendi içimdeki şiddetti, anladım ve şaşırdım... Bir canlı bir canlıyı birşeyler anlatmak için bile olsa nasıl incitir..? Ya da şiddet bazen gerçekten gerekli midir? ben öyle olduğunu düşünerek yaptım, ama sonra üzüldüm.. Ben nasıl anne olucaaammm..?

Ne düşünüyorum..?

Kıvırcık bombasına o gece uydurduğum mantarlı, pırasalı, karabiberli makaroni yaptım. Fena olmadı beah..!

Neco ile konuşma telaşında bizimki:)

21 Aralık 2009 Pazartesi

EN UZUN GECE

Bu gece en uzun gece. 21 Aralık.
Pencerem köprüyü bu kadar net görmüyor...
fakat hep aşk'a bakıyor...
Can'ım İstanbul...
Bir şiir... İstanbul'a... Aşk'a...
Bu gece İstanbul'da aşık olanlara...

Serdar Tuncer/Sen İstanbul Kokardın..

PHANTOOOM..!

Bundan 3 hafta evvel (ne çok olmuş..?!) bir cumartesi günü koymuştum kafaya eve bir kedişle dönmeyi.. internetten bulduğum bir veteriner kliniğinden, orada bakılan, ücretsiz sahiplendirilmeyi bekleyen kedişlerle tanışmak için düştüm Sahrayıcedit yollarına... Oraya vardığımda baktım ki benim alacağım kediş bunların içinde yok. Bir yandan özgözlemci (sinir bozucu eğitici) kafa sesim "tipine göre kedi alınmaz" derken, ben karar verirken genelde başvurduğum öteki "iç sesimi" dinlemeye karar verdim... ne de olsa kendime eşya beğenmiyorum yaşıycam ben o nonoşla, gönlüm "evet işte bu demeli"... Öyle olunca küçük bir parça hayal kırıklığı ile çıktım ordan, düştüm kös kös yola... Dolmuşta giderken bir yandan hala araştırıyorum, kafaya koydum ya inatçı boynuzlarım kaşınmakta... Derken yine internette bulduğum bir pet shop-kliniği aradım; meğerse adamlar çok yakındalarmış, telaşla atladım dolmuştan...
Dişi, 2, 2.5 aylık, oyuncu bir kedi bakıyordum... evet buydu kriterlerim. Gittiğim pet shopta ise aradığım kriterlere uygun bir minik kediş verildi avucuma, dişi ya mıyyk mıyyk miyavlamasını bekliyorum... dişi miyavladı BÜYÜK HARFLE, şaşırdım... kedi sanki pavyonda çalışıyor :)
Sonra bu sırtımda gördüğünüz minik de kafesinde, uslu uslu durmakta... onu da kucağıma verdiler; ne oyun var ne neşe... narin ve kırılgan... bi de üstüne erkek... fakat yaydığı elektrik, ikimizin kimyası gönlümü çeliyor...

Ama kriter hesabı aldım dişiyi, koydum taşıma kutusuna götürüyorum... ne ki aklım hala pet-shop'ta... Biraz yürüdüm ve iç sesimi susturamayacağımı anlayınca herşeyi göz alarak geri döndüm. Kutuyu değiştirme bahanesi ile kediyi de değiştirdim... yaptım... Nihat tam senlik birşey yapmışsın dedi... Bilemedim...

Velhasıl... geldi nonoş yuvaya... Önceleri isim bulamadım; fakat doğumgünümde ismini Serhat koydu: Phantom! Maskeli görünümlü suratı yüzünden... (bkz. The Phantom of the Opera)
İlk günler koynumdan boynumdan inmiyor... Annem güven ver ona dedi, doğruydu anniko... şimdi de seviyor dokunulmayı, okşanmayı... (hangi canlı sevmez ki sevilmeyi..?) ama artık kendi doğasını da yaşamaya başlıyor... ve ben bunu seviyorum... yakında kuracak saltanatını da bilyorum... fakat yapsın... başka bir şey değil, olabildiğinin en iyisi, "kedi" olsun...
seviyorum keratayı...
fakat itiraf...
bu nonoş bile geldiğinde eve özgürlüğümü bir parça da olsa kaybetmekten korktum... tehlike kokusu aldım... ama geçti... belki çok küçük bir örneği ama çocuğu olan kadınları düşündüm, zor dostum, zor... Elif Şafak'ın Siyah Süt'ünü tekrar okumaya karar verdim... bence her kadının yaşayacağı deneyimi, bir başkasının ağzından dinlemek, özellikle bu deneyimi yaşamamış olanlar için... okunmalı...
Bense... ayrı bir ayarım... evet özgürlüğüme çok düşkünüm, fakat annemlerin korktuğu gibi sorumsuz da değililim... bilakis... fazla sorumluyum... bu garip karışımı taşımak da zor kardeşim...
Ayrıntı: Şu anda kafamdaki cevap yine tam zamanında, Joj FM'le birlikte geliyor:
"Listen to your heart..!"
Bir de bu hali... Genelde ben evden çıkarken duruyor böyle... romantik romantik boğazı (belki martıları) izliyor... Geldiğimde ise pür neşe... hopluyor, zıplıyor, parkelerde kaya kaya gidiyor, ellerimi ve ayaklarımı kemiriyor, onun için aldığım minik toplarını kanepenin altına kaçırıyor, tuvalet kağıdı rulalarını çözüyor, kağıtlar arasında bir banyo hazırlıyor size... bir de bir mırıldaması var ki, ömre bedel... alıyor bütün sıkıntıları... neşe veriyor neşe :))

20 Aralık 2009 Pazar

BAYRAMCI

Arefe günü, bir süredir benim evde ikamette olan ve evle ilgili ıvır zıvır can sıkıcı her türlü iş ve detay ile uğraşan anne-baba ile çıktık Ankara yoluna. Yarabbi ne trafik vardı yahu... Dinlenme tesisleri bir tek o gün iş yapsa bütün seneyi geçindirir mübalağası yerinde olurdu;)
Her ne ise... geldi geçti bir bayram daha... bu kareleri koymamın sebebi dedeciğimi paylaşmak sizlerle.. O her şeyi olduğu gibi görür, sever ve kabul eder... bu dile kolay 3 yetiyi pratikte uygulamak zordur ya hani, onunkisi doğuştandır. Hoşgörüsü deryadır, öyle ki bu güne kadar bir kişiyi yargıladığına tanık olmadım. O gereksiz her türlü detaydan arınmış, sade, saf insan özünün en güzel örneklerindendir.
Canım dedecim; bir süredir hastaydı, iyileşti çok şükür... Bayramda hemen yanıcığına kondum ben de..



Bu da kuzen dedikodusu... Kadınlar paneli vardı o gün.. Biz kadınlar, (bilhassa bizim aile) çok fenayız çoookkkk...!

İşte bu da peynir... bemsbeyaz kedicik.. Saltanatını çoktan ilan etmiş, kirli tabakta yemek yemeyen, keşfettiği lezzetlerin bir daha altına inmeyen nadide çiçek... her kedi gibi:) Özge kediden feyz alınabileceğini düşünüyor; aynen katılıyorum... artık benim de VARRR! Ama benimkisi minnoş daha :) O hikayeye geleceğim...

Teyzuş çok komik ya.. Bu fotoğrafını hiç beğenmesen de senin o gülen yüzünü, işveli cilveli halini değiştirmez bir fotoğraf teyzecim...

Bayramdı seyrandı geldi geçti...
Evdi, işti, ustaydı, devletimin bilimum idareleriydi gittik geldik...
Anne, (dişi kuş) evi eve benzetti,
Baba ile ben (minik kuş) ise İKEA ürünlerimizi aldık, çaktık, koyduk, yarattık...
Abarttık, marangozluğa özendik...
Anne babanın kıymetini, bazı işlerin imece usulü görülmesi gerektiğini bir kez daha anladık...
Yakınlarda bir kez daha uyarılacaktım fakat;
Gedizcim "her şeyi tek başına yapamazsın, bunu anlayana kadar söyleyeceğim" dedi...
Haklıydı...
İlk konuklarımı da ağırladık...
Hatta eve hırsızı bile soktuk...
Polisiye oynadık...
İki dizüstü bilgisayardan ibaret ziyaama eyvallah deyip kıymetli canımıza şükrettik...
Ziyaalardan bir tanesine güneş doğdu, garanti kapsamında süreci başlattık...
Gerekli tüm önlemleri ve alınması gereken dersleri aldık..
Bir daha şükrettik... bu defa muhtemel tehlikelerden önceki önlemlere...
Hanimiş nazar boncuğum...
Eve kediş kondurduk... içini mamayla doldurduk...
Şaraplar içtik, sohbetler ettik...
Nargilem bir üzümlü, bir çilekli, bir kavunlu tüttü...
Boğazı, karşıyı, geçen gemileri seyrettik...
Şimdi biraz sindirmek istiyorum bu hızlı geçişi...
Biraz durmak, sakin sakin boğazı izlemek istiyorum...
look the way you've passed through...

1 Aralık 2009 Salı

YENİ YENİ YEPYENİ...!





Artık ismim cismin, neye benzediğim, nasıl güldüğüm, nasıl kızdığım, türlü türlü hallerim, aşklarım-meşklerim, heveslerim, niyetim, duruşum, kaşım, gözüm, saçım unutulmadaaaaaan......

Yeni evim, yeni işim, (öncesini bilmeyenler anlayamasa da ;)) yeni saçım'la...

yepyeni fotoğraflar'la ve süpriz yeniliklerim ;) ile...

yine sevdiklerim, yine hayat, yine sevgi, aşk ve bilinmeyen gelecek ile....

ca'nım hayat'la...

Karşınızda olacağım.

Öz'üm söz'üm paylaşmak ister artık... uzak tuttuğum kendim'i tekrar katıştırcağım her bir hücre ile...

Sevgiler..............